ETİK DERLER ADINA!

Her ne kadar İstanbul’ da ki toplantıya katılamamış olsak da, sonuna kadar desteklediğimizi bildirmek isteriz.

Belirlenen yayın saatinde yayına geçemedik ama desteğin azı çoğu olmaz.

ETİKLER
• Özgürlük: Düşünceler, üsluplar ve  içerik serbesttir.
• Dürüstlük: Alıntıları ve esinlenmeleri gösteririz.
• Bağımsızlık: Maddi ve manevi çıkar gözetmeyiz.
• Nesnellik: Eleştirilerimizi gerekçeli ve tarafsız yaparız.
• Saygı: Cinsiyet, yaş, etnik köken, din ve mezhep gibi farklılıklara saygı duyarız.
• Yenilikçilik: Dinler, araştırır, geliştirir ve paylaşırız.
POLİTİKALAR:
• Özel bilgileri izinsiz yayımlamayız.
• Sponsor’ların ve davet sahiplerinin reklamı niteliğinde yazı yazmayız.
• Sosyal sorumluluk konularına ilgiyle bakarız.
• Yazım kurallarına özen gösteririz (kişisel tarzlar ayrıdır).
• Polemiklere girmeyiz.
• Bloga yapılan yorumları filtrelerken âdil davranırız.
• Yazılarımıza uzun (birkaç aydan fazla) aralar vermeyiz.
Jeofiz(İK)çi de bu yolda sizlerle 🙂
SELAM OLSUN!
Orkun TEKE
Jeofiz(İK)çi
orkunteke@gmail.com

FİKİR YARATMAK VE TEŞVİK ETMEK

Alışılmışın dışında fikirler üretmek, insanoğlu için her zaman korkulan ve çekinilen bir durum olmuştur. Bu tür fikirler üretenlere acayip gözler ile bakılmış ve toplumdan dışlanma noktasına varan baskılar uygulanmıştır.

Fakat her insan inanılmaz bir yaratıcı potansiyele sahip, öyle ki bunu anlatan Tony Buzan “Aklın Gücü” isimli kitabında: “Beyninizce yaratılması mümkün olan fikirlerin sayısı, bilinen evrendeki atomların sayısından daha büyüktür.”

Yaratıcı düşünce, fikir yaratma “MERAK” ile ortaya çıkar. İnsanlarda merak uyandırmak gerekiyor. Bunu oluşturmanın temeli, “Soru Sormak- Araştırmak- Cevaplarınızı Anlatmak” üçlemesi ile oluşmaktadır.

Geçenlerde bir öğretmenin anlattığı gerçek olay beni gerçekten çok üzdü.

“Çocuklara soruyorlar;

-Neden hayallerinizi anlatmıyorsunuz?

Çocukların cevabı;

-Dalga geçiyorlar hocam! ”

Aslında her şeyi özetlemiyor mu bu durum?

Biz daha çocuk yaşlarda, yaratıcılıkla, fikirlerle, hayallerle dalga geçmeye başlıyoruz. Öğrenilmiş çaresizliğimizi bir türlü yenemiyoruz.

İşin asıl kötü tarafı ne biliyor musunuz?

Bu dalga geçen güruh içerisinde bu ülkenin akademisyenleri, öğretmenleri, mühendisleri vb. okumuş diye tabir ettiğiniz kişilerinin olması.

En basit olay ısize anlatayım, Üniversite 3. Sınıfta okuyor iken NASA J.F.K Üssü’ nden Summer Trainee (Yaz Stajı) için davet aldım, o dönem gidebilme fırsatım olmadı. Bu yüzden hala büyük pişmanlık yaşamıyorum zannediyorsanız çok yanılıyorsunuz.

Küçüklükten beri ne olacaksın dediklerinde “Astronot” cevabını veririm. Her zaman da insanlar ya güldüler, ya dalga geçtiler, ya da “Hadi leyynn” tarzı yaklaşımlarda bulundular.

Üniversite 3. Sınıfta çağırılmam bilen çevremin sesini kısmaya yetti. Şu anda astronot değilim ama NASA’ dan daveti kapmam bile bu işe ne kadar ciddi sarıldığımın göstergesi oldu.

Bu bahsettiğim olay en basit örnek. İkiz kardeşime söylediğim hep bir söz vardır “Allah bana Nobel almayı nasip etsin”. Önümdeki yeni amaç ve hayal bu. Ulaşırım ulaşamam çok önemli değil. Önemli olan bu yolda kat ettiğiniz adımlar ve kendi farkındalığınızı yaratırken, katma değer yaratmak.

Bunları neden anlatıyorsun diyebilirsiniz. Anne babalara sesleniyorum, çocuklarınızın yaratıcılıklarını köreltmeyin, onların hayalleri ile dalga geçmeyin, onlarla zaman geçirin sorularını cevapsız bırakmayın. Çocuklarınıza duygularını açık ve net göstermesi gerektiğini anlatın, Çocuk mutlu veya kötü hissetmenin dışında, Başarı hissiniz, Başarısızlık hissiniz, Utanma hissini, Kızgınlık hissini yaşasın. Duygu yönetimini bilsin. Duygu yönetimini bilmesi demek hayallerini yönlendirmesi demek.

Unutmamak lazım Walt Disney “Her şey bir fare ile başladı” derken aslında bir cümle ile bütün hayatı özetliyor idi.

Aslında yazılacak daha fazla şey var, irdelenecek çok konu var ama şimdilik tadında bırakalım.

Bana ulaşın, ulaşın ki, katkınızı esirgememiş olun, bilgiyi paylaşalım çoğaltalım. Her türlü yapıcı eleştirinizi bana iletebilirsiniz.

orkunteke@gmail.com üzerinden yazılan her maile mutlaka geri dönüş vermekteyim.

Sevgiler,

Saygılar.

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

ULAK

Öncelikle herkese iyi bayramlar. Allah hepimizi Kurban’ ı gerçek amacına ulaştıranlardan nasip etsin.

Bugün yazım tamamen Çağan Irmak’ın Ulak isimli filminden ilham alıyor. Fakat bizim Ulak biraz farklı Ulaklardan. Bizimki bir yerden bir yere haber taşımıyor bizimki geçmişte yaşadıklarını gördüklerini geleceğe aktarmaya çalışıyor, uyarıyor, ne yapılabileceğini anlatıyor 🙂

Eee haydi başlasın bakalım bizim Ulağın da hikayesi…

Gel zaman Git Zaman…

Nüfusu kalabalık fakat genç bir ülke var imiş. Bu ülke diğer ülkelere göre genç nüfus açısından önemli bir avantaja sahipken, bir o kadar da handikaplar içeriyormuş.

Misal en büyük handikap eğitim imiş. Gençlerin ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirilmesi değil, bozuk bir sistem içinde kaybolup gitmeleri düzeni var imiş.

Bir gün Ulak durumu fark etmiş. E Ulak bu ya, geçmişten görüklerini anlatmaya başlamış.

Köy Enstitüleri demiş, Eğitim Devrimi’ nden bahsetmiş. Bu ülkenin ürettiği uçaklardan bahsetmiş. Devrim arabalarından bahsetmiş. Ülkenin topraktan gelen çocuklarının toprak sayesinde nasıl hem kendilerini hem ülkelerini kalkındırdıklarını geliştirdiklerini anlatmış.

Bugün için de söyleyecek şeyleri var imiş tabi.

  • Önemli olan gençlerin çokluğu değil, bu gençlerin ne kadarını bilgiye ulaşma da ve eğitimde donattığınız,
  • Gençlerin gerçek anlamda analitik düşünme kabiliyeti kazanması için çalışmanız gerektiği,
  • Şık seçtirdiğini çocukların farklı bakış açıları kazanamadığını sadece 5 şık içinde dönüp durduğunu, bunun olmaması gerektiğini;

deyivermiş…

Daha başka şeylerde söylemişte, bayram bayram şimdi bunlarla kafanızı şişirmeyelim.

Hikayenin kalanı merak edenler için ilerleyen günlerde yayında olacak.

Sevgiler.

Saygılar.

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

 

 

ÖMÜR BOYU ÖĞRENCİ OLMAK

Merhaba,

Haftanın ilk günü, güzel bir konu ve güzel olacağını umduğum bir yazı ile sizleri selamlıyorum.

Bilindiği üzere, insan sürekli deneyimleyen ve kendini geliştirmeye yatkın olan bir varlıktır fakat her insan maalesef bu mucize özellikten faydalanamaz ve hayatın belli noktalarını kaçırarak bu dünyadan göçer gider.

Ama bazı insanlar da vardır ki; bir mucize olarak bize bahşedilen bu özelliğin farkına varır ve kendini sürekli geliştirerek, katma değer ve farkındalık yaratır.

Hadi gelin biz önce ilk paragrafta bahsedilen düz adamların penceresinden hayata bakalım.

Eğitim sisteminin ezberci gidişatında kendilerini yetiştirmiş, öğrenmekten değilde ezberden ibaret bir profil çizmiş kişileriz. Yeteri kadarını biliriz ve fazlasına gerek duymayız Çünkü hayatımızı bu idare edecek kadar ezber bilgi ile idame ettirebilmekteyiz. Yeni bir şey öğrenmek başımıza bela açmak gibi bir şey, işin bir diğer tarafı da, neyi nasıl öğreneceğimizi de bilmiyoruz. Araştırmak, okumak bizim lügatımızda yok. Çünkü gerek yok. Her şeyi eleştiriyoruz ama çözüm önerisi sunmuyoruz. Biz de bu işin nasıl çözüleceğini bilmiyoruz ama eleştiri bizim işimiz. Her zaman biz haklıyız, iş hayatında düzenimizin bozulmaması için her türlü davranışı sergileriz (Yalakalık, Yalan vs.). Biz sadece anlamaya çalışıyoruz, merak hak getire.Anlamadığımız şeyleri de kabullenip süreç içerisine bırakıyoruz. Biz hiç bir şey okumayız, okuyan adama da tuhaf bakarız.

Şimdi diğer grubun gözünden bakalım.

Ezberci sistem içerisinde geliştik ama bu sistemin bizi hayata hazırlamadığını gördük. Belli bilgileri alamadığımızı, bunun için okumamız ve araştırmamız gerektiğini öğrendik. İşin en güzel tarafı, bu yolla kendi kendimize öğrenmeyi öğrendik. Belli iş süreçlerine olduğundan farklı bakmaktayız, farklı iyileştirme yöntemlerini düşünüp, uygun olanı uygulamaya geçirme niyetindeyiz. Bilginin bir derya olduğunu ve her zaman öğrenilecek bir şeylerin olduğunun farkındayız, bu yüzden “Ömür Boyu Öğrenci Kalmayı” tercih edenlerdeniz. Beynimiz sürekli aktif, sürekli söyleyecek bir sözümüz ve fikrimiz var. Boşa eleştiriyi değil, yapıcı eleştiriyi savunanlardanız. Haklı olmadığımız zamanları iyi biliyoruz “EGO” ile değil “Mantık ve Akıl” çerçevesinde ikili ilişkilerimizi yönetiyoruz. Bizler, anlamanın başka şey, meraklı olmak, açık olmanın farklı şey olduğunun bilincindeyiz ve merakımızı hiç bir zaman öldürmüyoruz. Sadece kendi alanımızda değil farklı ilgi alanlarında da kendimizi geliştirmek bizim için mutluluk verici bir şey.

Hangisi olmak isterdiniz?

Bu soruya cevap verip, gereklilikleri yerine getirdiğiniz zaman yazılacak çok bir şey kalmamış geriye demektir.

Herkese güzel günler.

Ömür boyu öğrenci kalabilmek dileğiyle.

Saygılar.

Sevgiler.

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

ELİNDE AVUCUNDA NE VAR?

Bilindiği üzere hayat sürekli değişkenlikler içeren ve kendi içerisinde farklı dinamiklere sahip statikliğe yer olmayan bir süreç.

Bu süreç içerisinde insan bazında değil de ülke bazında biraz düşünelim isterim.

Ülkeler bu dinamizme nasıl ayak uyduruyor?

Ülkeler bu yarışta ayakta kalma adına neleri planlıyor?

Gelişmek adına kullandıkları en büyük koz ne?

Bu sorulara farklı cevaplar verilebilir elbet.

Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ne ile ölçülür?

Sahip olduğu Petrol, Altın, Değerli Maden, Doğal Gaz Kaynakları vb. piyasada para yapan ve diğer ülkelerin muhtaç olduğu şeyler mi?

Yoksa eğitim mi?

Benim bu yazıyı hazırlama nedenim, bana göre “Eğitim” denen kavramın ana faktör olması.

Baktığınız zaman elimizde Japonya, Güney Kore gibi örnekleri görmek mümkün. Adamların ne değerli madenleri var, ne petrolleri ne de farklı bir zenginliği ama Teknoloji üretiyorlar, öncülük ediyorlar. Bunu da kaliteli ve doğru eğitim uygulama süreçleri ile sağlıyorlar. Bilimsel düşünceyi merkez edinip, yaratıcılığı teşvik ediyor ve küçücük bir alanda ölçülemeyecek katma değer sağlıyorlar.

Bu bahsettiğim olay akıllara şu düşünceyi getirmiyor mu?

“Altın, Para, Petrolün vs. olmasın sadece İyi Eğitimli Bir Halkın olsun”

Bu yazıya beni teşvik eden durum şu;

Geçtiğimiz günlerde TÜİK bazı veriler açıkladı. Bu verilere göre;

-Eğitime ailelerin harcadığı her 100 TL’nin 68,9 TL’si en zengin % 20’nin çocuklarına gitmiş.

-2015 yılında kira ve gıda harcamaları artarken, her sınıftan aile bütçesinden eğitime ayrılan pay düşmüş. (en zenginler dahil)

-En fakirler zaten küçük bütçelerinin % 0,4’ünü eğitime ayırırken, en zenginler büyük bütçelerinin % 3,9’unu.

-2015 yılında aile harcamasında oran olarak değil, TL olarak düşen tek kalem “eğitim harcaması”

-Zengin aileler çocuklarının eğitimi için fakir ailelerden 43 kat fazla para harcıyor”.

Bu verilerden çıkan sonucu çok iyi özetliyor Emin Çapa: “Yetenekli, akıllı, çalışkan, becerikli çocuklar sadece kendileri veya aileleri için değil tüm toplum/ülke için değerlidir.”

Burada ailelere ve devlete düşen roller var. Özellikle devletin bu çocuklara destek çıkması çok önemli. Müfredat konusunda yapılacak zaten çok iş olduğunu biliyor ve her yazımızda dile getiriyoruz.

Sonuç olarak; istediğiniz kadar varlığınız olsun, dünyada değişmeyen tek kural var. Sizin gelişmişlik düzeyiniz aslında eğitime bağlı. Maddi güce dayanan gelişmişlik sadece sahte bir gelişmişliği ifade eder ki aslında bir ülke için en önemli tehlikelerden birisi de budur. Bunların çok örnekleri mevcut bakınız petrol zengini ülkeler, petrol fiyatları aşağı çekilince ekonomik krize girdiler ve hala toparlanma derdindeler.

Verileri iyi irdelemek ve analiz etmek lazım. İyi eğitilmiş bireylerin sağlayacağı katma değerin önemi çok büyüktür. Hem bu katma değeri yaratmak sahiplenme duygusunu da arttıracaktır.

Sevgiler,

Saygılar.

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

 

SATRANÇ YAPAY ZEKA PARADOKSU- 2

Aşağıda gördüğünüz link, daha önce bu paradoks ile ilgili yazdığım bir yazı ve yeni yazıyı okumaya başlamadan önce, eski yazıma göz gezdirmenizde büyük fayda var.

https://www.linkedin.com/pulse/satran%C3%A7-yapay-zeka-paradoksu-orkun-teke

Şimdi gelelim “Chapter- 2 Part- 2 Bölüm-2” ne koyarsanız koyun adını.

Satranç oyunun hikayesini kısaca anlatalım;

Alim ve Zalimin karşılaşmasıdır Satranç. Zalim Alimden Barışçıl bir yol bulmasını ister ve Alim “Dilediğiniz gibi savaın diye size bir oyun getirdim” diyor.

Ardından Piyonlar- Asker, Fil ve At- Filli ve Atlı Orduları, Kale- Normal Kaleyi ve Şah Vezir’ de kendilerini temsil etmiş. Çaturanga denen bu oyun çok sevilmiş Zalim Kral tarafından.

“Dile benden ne dilersen” diyen Zalim Krala, Alim şu cevabı vermiş “1. Kare için 1 Buğday, 2. Kare için onun iki katı şeklinde buğday isterim demiş”

32. Kareye geldiğinizde 2^32 buğday tanesi eder. 2^63 buğday için 64. kareye geldiğinizde yaklaşık 18 Kentilyon (Trilyonun üst versiyonu).

Neyse; gelelim tekrar konumuza.

Bugüne kadar yapılan maçlar içinde en ilgi çekici maçlardan biri “Napolyoon ve Türk” ün maçı. Türk; bir Macar tarafından yapılan otomot bir makine. Makine dünyada liderler ve usta oyuncuların çoğunu yenmiş. Fakat daha sonra ortaya çıkan durum şu; makinenin içerisinde bir kişi var ve kişi makineyi yönlendiriyor.

Asıl olay da burada başlıyor. Gasparov Deep Blue ile olan maçında, bir hamle ile ilgili olarak, insanlar tarafından bilgisayara müdahale edildiğini ve ilgili hamlede bilgisayarın “Piyonu Yutma” eğilimi göstermesi gerektiğini söylemiş ve dünya satranç kamuoyu tarafından da destek görmüştür. 2. Maç teklifini ise IBM reddetmiş ve Deep Blue projesi rafa kaldırılmıştır.

İlk yazıda “Yapay Zeka” ile alakalı olarak “İNSAN” faktörünü ortaya atmıştım ve çözümün bu faktör üzerinden düşünülmesi gerekliliği vardır.

Bu büyük paradoksu ortaya atarken aslında, problemi tanımlama ve çözüme ulaşma yolunda neler yapılabilir? sorusunu tartışmak ve düşünmek asıl amacım.

Yapay Zeka’ nın Sınırları sadece İnsanların Hayal Gücü ile mi sınırlı yoksa daha mı fazlası?

Bu konuyu ara ara irdelemeye devam edeceğiz!

Saygılar,

Sevgiler,

Orkun TEKE

E-Posta: orkunteke@gmail.com

200 Kelime- 2000 Kelime

Herkese Merhaba,

Hayat devam ediyor. Yani gelişim süreci son sürat sizi baskılıyor. Tabii ki bu iyi anlamda olan baskılama, bizler içinde Blog sayfalarının devamlılığı için en büyük sebep oluyor.

Gelelim bugün size anlatacağım konuya!

Başlığa baktınız ve ne düşündünüz?

-2 Sayı ve bunlar birbirinin 10 katı.

-“Kelime” kelimesi cümle içinde!

Sizi yormak değil niyetim pek tabi.

Haydi başlayalım o zaman!

Ne kadar gün geçtikçe Facebook, Instagram’ a dönüyor olsa da, bir umut içinde bulunduğumuz ve “PROFESYONEL” anlamda kullanmaya devam ettiğimiz “Linkedin” de bir bağlantımın paylaştığı söz üzerine bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Özlü sözler paylaşmayı milletçe çok seviyoruz ama bu lafın nereye gidebileceği konusunda maalesef pek düşünemiyoruz. Bunun en büyük sebebi de, doğuştan sahip olduğumuz EGO larımız ve maalesef bizi kemiren KİBİRİMİZ!

“200 kelime ile düşünen birisi, 2000 kelime ile düşünen birisini anlayamaz.” Anooshirvan Miyandji/ III. Zekâ ve Yetenek Kongresi

Aslında çok masum görünüyor ve tespit yapılmış gibi duruyor değil mi?

Hatta bu kısmı Türkiye Zeka Vakfı’ da resmi sosyal medya hesabından falan paylaşıyor.

İşte asıl olay burada başlıyor.

Bu sözü, bu bahsedilen abinin, o niyetle söylememiş olduğunu varsaysak bile, ülkemizde bu söz direk kutuplaştırma ve diğer insanları küçümseme amacı ile kullanılıyor.

Kimse de çıkıp şunu demiyor. 200 Kelime kullanan adam yani senin hor gördüğün, dışladığın adam senin kadar anlama kapasitesine sahip değil ise, 2000 kelime kullanan sen, müthiş dahi, ülkeyi kurtaran adam, neden bu 2000 kelime içerisinde o  hor gördüğün 200 kelime bilen adamın anlayacağı kelimeleri seçerek meramını anlatamıyorsun?

İletişimin en önemli kurallarından birkaçı şudur:

KARŞINIZDAKİNİN ALGILAMA SÜRECİNİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURUN: Bir şeyler anlatırken veya anlatıp bitirdikten sonra, küçük bir algı testi faydalı olacaktır. Çünkü her bireyin veya topluluğun algılama süresi farklıdır. Bazı kimseler tabiri caiz ise “Leb demeden Leblebi” kıvamında olabilir fakat bazı kimseler bu kıvamda olmayabilir. Bunu zaten kişinin konuşmalarından tavırlarından ve en iyi anlayabileceğiniz yol olan “SORU SORMA STİLİ VE SORDUĞU SORULARDAN” anlayabilirsiniz.  Soru sorma stili karşınızda ki hakkında size çok önemli fikirler verir. Soru sormak için soru soruluyor ise konu hiç anlaşılmamış veya ortamda ki kişiler tarafından çok sıkıcı bulunmuştur. Söylediklerinizin içinden ayrıntılar soruluyor ise, dikkat edin, çok dikkatli bir dinleyici grup karşısındasınız demektir. Söylemlerinizi açık verdirmeyecek şekilde seçmeniz gerekir. Konuyu daha ayrıntılı anlatmanız ve en ince detayı bile karşı tarafa aktarmanız gerekir. Siz aktarmazsanız zaten karşı taraf size bunu soracaktır. Eğer, tamamlayıcı sorular denen, anlattıklarınızın tekrarını ve başka türlü bir anlatımının talep edildiği sorular gelir ise, karşı tarafın sizi iyi dinlediği fakat bazı noktaların kafalarında soru işareti kaldığı anlaşılır. Burada tek dikkat etmeniz gereken bu noktaları, karşınızdakinin anlayabileceği bir formata indirgeyip öyle anlatmaktır. Algı süresi testine gelirsek, öyle bilimsel ve deneysel bir şeyden bahsetmeyeceğim hepinizin bildiği “Sizin bana sorularınız var mı- Kafanıza takılan veya eksik kalan bir nokta kaldı mı” benzeri yaklaşımlar size bir fikir verecektir. Burada sizlere yardımcı olacak en önemli konu kişinin surat ifadesi ve konuşmalarıdır. Bu size bir fikir verecektir. Anlayamam diye korkanlar varsa korkmasınlar, bu evrenseldir ve çok kolay anlaşılır.

KELİMELERİ İYİ SEÇMEK: Kelimeleriniz karşınızdakiler tarafından anlaşılmıyorsa veya onlara hitap etmiyorsa saatlerce duvara konuşursunuz, karşı tarafta sizi dinlemediğini beden dili ile ifade eder( Örneğin; İçlerinden küfür ederler, buda surat ifadelerine yansır :)). Karşınızdaki insanın eğitim seviyesi sizden daha düşük olabilir, bu o insanın suçu değildir. Siz o kişiye de hitap etmek zorundasınız. Hiçbir şekilde “Ben bunu size nasıl anlatabilirim, anlatsam da anlamazsınız” gibi tavırlara girmemek lazım, her insan dinlenmeyi ve kendisine bir şeyler anlatılmasını hak eder. Her zaman aklınızda bu bulunsun ve ikili ilişkilerinizi bu temele dayandırın.

Kelimeleri nasıl seçeceğinizi bilmediğiniz ortamlarda öncelikle dinleyici olun. Bu yöntem sizin ortamı tanımanızı, davranış ve söylemlerinizi buna göre revize etmenizi sağlayacaktır. Bu yöntemde mutlak işe yarayan bir yöntem olarak bilinmektedir.

Ne güzel demiş Can Yücel:

En uzak mesafe ne Afrika’dır

Ne Çin, ne Hindistan,

Ne seyyareler,

Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…

En uzak mesafe;

İki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan.

İşte bu yüzden kavramları ve özlü sözleri paylaşırken dikkatli olmakta fayda var her zaman.

İnsanları küçümsemek veya hor görmeyi değil, kendinizi onlara, onların anlayabileceği stilde anlatmayı deneyin!

Bunu iş yerinizde, sokakta veya farklı bir alanda yaşıyor olmanız kaçınılmazdır. Bu problemden kibir yoluyla kaçmak yerine, “İŞ DÜNYASININ POPÜLER KELİMESİ” herkesin ağzında ama kimsenin aksiyon konusunda bir şey bilmediği! “PROBLEM ÇÖZME ODAKLI” düşünerek, olaya yaklaşma en önemli girişim olacaktır.

Zaten mevcut duruma baktığınızda ülkemizin OECD Ülkeleri arasında Problem Çözmede sonuncu olduğuna da şaşırmamak gerekiyor.

Türklerin sahip olduğu doğuştan kibir ve kendini üstün görme huyu için “Can Çıkar Huy Çıkmaz” dan daha fazlası ile savunma argümanları edinmeniz lazım abiler, ablalar kardeşler.

Bugünde burada bitirelim ve daha güzel, umut dolu yarınlar dileyelim.

Saygılar.

Sevgiler.

Jeofiz(İK)çi yi takipte kalın.

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi