SATRANÇ YAPAY ZEKA PARADOKSU- 2

Aşağıda gördüğünüz link, daha önce bu paradoks ile ilgili yazdığım bir yazı ve yeni yazıyı okumaya başlamadan önce, eski yazıma göz gezdirmenizde büyük fayda var.

https://www.linkedin.com/pulse/satran%C3%A7-yapay-zeka-paradoksu-orkun-teke

Şimdi gelelim “Chapter- 2 Part- 2 Bölüm-2” ne koyarsanız koyun adını.

Satranç oyunun hikayesini kısaca anlatalım;

Alim ve Zalimin karşılaşmasıdır Satranç. Zalim Alimden Barışçıl bir yol bulmasını ister ve Alim “Dilediğiniz gibi savaın diye size bir oyun getirdim” diyor.

Ardından Piyonlar- Asker, Fil ve At- Filli ve Atlı Orduları, Kale- Normal Kaleyi ve Şah Vezir’ de kendilerini temsil etmiş. Çaturanga denen bu oyun çok sevilmiş Zalim Kral tarafından.

“Dile benden ne dilersen” diyen Zalim Krala, Alim şu cevabı vermiş “1. Kare için 1 Buğday, 2. Kare için onun iki katı şeklinde buğday isterim demiş”

32. Kareye geldiğinizde 2^32 buğday tanesi eder. 2^63 buğday için 64. kareye geldiğinizde yaklaşık 18 Kentilyon (Trilyonun üst versiyonu).

Neyse; gelelim tekrar konumuza.

Bugüne kadar yapılan maçlar içinde en ilgi çekici maçlardan biri “Napolyoon ve Türk” ün maçı. Türk; bir Macar tarafından yapılan otomot bir makine. Makine dünyada liderler ve usta oyuncuların çoğunu yenmiş. Fakat daha sonra ortaya çıkan durum şu; makinenin içerisinde bir kişi var ve kişi makineyi yönlendiriyor.

Asıl olay da burada başlıyor. Gasparov Deep Blue ile olan maçında, bir hamle ile ilgili olarak, insanlar tarafından bilgisayara müdahale edildiğini ve ilgili hamlede bilgisayarın “Piyonu Yutma” eğilimi göstermesi gerektiğini söylemiş ve dünya satranç kamuoyu tarafından da destek görmüştür. 2. Maç teklifini ise IBM reddetmiş ve Deep Blue projesi rafa kaldırılmıştır.

İlk yazıda “Yapay Zeka” ile alakalı olarak “İNSAN” faktörünü ortaya atmıştım ve çözümün bu faktör üzerinden düşünülmesi gerekliliği vardır.

Bu büyük paradoksu ortaya atarken aslında, problemi tanımlama ve çözüme ulaşma yolunda neler yapılabilir? sorusunu tartışmak ve düşünmek asıl amacım.

Yapay Zeka’ nın Sınırları sadece İnsanların Hayal Gücü ile mi sınırlı yoksa daha mı fazlası?

Bu konuyu ara ara irdelemeye devam edeceğiz!

Saygılar,

Sevgiler,

Orkun TEKE

E-Posta: orkunteke@gmail.com

Reklamlar

200 Kelime- 2000 Kelime

Herkese Merhaba,

Hayat devam ediyor. Yani gelişim süreci son sürat sizi baskılıyor. Tabii ki bu iyi anlamda olan baskılama, bizler içinde Blog sayfalarının devamlılığı için en büyük sebep oluyor.

Gelelim bugün size anlatacağım konuya!

Başlığa baktınız ve ne düşündünüz?

-2 Sayı ve bunlar birbirinin 10 katı.

-“Kelime” kelimesi cümle içinde!

Sizi yormak değil niyetim pek tabi.

Haydi başlayalım o zaman!

Ne kadar gün geçtikçe Facebook, Instagram’ a dönüyor olsa da, bir umut içinde bulunduğumuz ve “PROFESYONEL” anlamda kullanmaya devam ettiğimiz “Linkedin” de bir bağlantımın paylaştığı söz üzerine bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Özlü sözler paylaşmayı milletçe çok seviyoruz ama bu lafın nereye gidebileceği konusunda maalesef pek düşünemiyoruz. Bunun en büyük sebebi de, doğuştan sahip olduğumuz EGO larımız ve maalesef bizi kemiren KİBİRİMİZ!

“200 kelime ile düşünen birisi, 2000 kelime ile düşünen birisini anlayamaz.” Anooshirvan Miyandji/ III. Zekâ ve Yetenek Kongresi

Aslında çok masum görünüyor ve tespit yapılmış gibi duruyor değil mi?

Hatta bu kısmı Türkiye Zeka Vakfı’ da resmi sosyal medya hesabından falan paylaşıyor.

İşte asıl olay burada başlıyor.

Bu sözü, bu bahsedilen abinin, o niyetle söylememiş olduğunu varsaysak bile, ülkemizde bu söz direk kutuplaştırma ve diğer insanları küçümseme amacı ile kullanılıyor.

Kimse de çıkıp şunu demiyor. 200 Kelime kullanan adam yani senin hor gördüğün, dışladığın adam senin kadar anlama kapasitesine sahip değil ise, 2000 kelime kullanan sen, müthiş dahi, ülkeyi kurtaran adam, neden bu 2000 kelime içerisinde o  hor gördüğün 200 kelime bilen adamın anlayacağı kelimeleri seçerek meramını anlatamıyorsun?

İletişimin en önemli kurallarından birkaçı şudur:

KARŞINIZDAKİNİN ALGILAMA SÜRECİNİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURUN: Bir şeyler anlatırken veya anlatıp bitirdikten sonra, küçük bir algı testi faydalı olacaktır. Çünkü her bireyin veya topluluğun algılama süresi farklıdır. Bazı kimseler tabiri caiz ise “Leb demeden Leblebi” kıvamında olabilir fakat bazı kimseler bu kıvamda olmayabilir. Bunu zaten kişinin konuşmalarından tavırlarından ve en iyi anlayabileceğiniz yol olan “SORU SORMA STİLİ VE SORDUĞU SORULARDAN” anlayabilirsiniz.  Soru sorma stili karşınızda ki hakkında size çok önemli fikirler verir. Soru sormak için soru soruluyor ise konu hiç anlaşılmamış veya ortamda ki kişiler tarafından çok sıkıcı bulunmuştur. Söylediklerinizin içinden ayrıntılar soruluyor ise, dikkat edin, çok dikkatli bir dinleyici grup karşısındasınız demektir. Söylemlerinizi açık verdirmeyecek şekilde seçmeniz gerekir. Konuyu daha ayrıntılı anlatmanız ve en ince detayı bile karşı tarafa aktarmanız gerekir. Siz aktarmazsanız zaten karşı taraf size bunu soracaktır. Eğer, tamamlayıcı sorular denen, anlattıklarınızın tekrarını ve başka türlü bir anlatımının talep edildiği sorular gelir ise, karşı tarafın sizi iyi dinlediği fakat bazı noktaların kafalarında soru işareti kaldığı anlaşılır. Burada tek dikkat etmeniz gereken bu noktaları, karşınızdakinin anlayabileceği bir formata indirgeyip öyle anlatmaktır. Algı süresi testine gelirsek, öyle bilimsel ve deneysel bir şeyden bahsetmeyeceğim hepinizin bildiği “Sizin bana sorularınız var mı- Kafanıza takılan veya eksik kalan bir nokta kaldı mı” benzeri yaklaşımlar size bir fikir verecektir. Burada sizlere yardımcı olacak en önemli konu kişinin surat ifadesi ve konuşmalarıdır. Bu size bir fikir verecektir. Anlayamam diye korkanlar varsa korkmasınlar, bu evrenseldir ve çok kolay anlaşılır.

KELİMELERİ İYİ SEÇMEK: Kelimeleriniz karşınızdakiler tarafından anlaşılmıyorsa veya onlara hitap etmiyorsa saatlerce duvara konuşursunuz, karşı tarafta sizi dinlemediğini beden dili ile ifade eder( Örneğin; İçlerinden küfür ederler, buda surat ifadelerine yansır :)). Karşınızdaki insanın eğitim seviyesi sizden daha düşük olabilir, bu o insanın suçu değildir. Siz o kişiye de hitap etmek zorundasınız. Hiçbir şekilde “Ben bunu size nasıl anlatabilirim, anlatsam da anlamazsınız” gibi tavırlara girmemek lazım, her insan dinlenmeyi ve kendisine bir şeyler anlatılmasını hak eder. Her zaman aklınızda bu bulunsun ve ikili ilişkilerinizi bu temele dayandırın.

Kelimeleri nasıl seçeceğinizi bilmediğiniz ortamlarda öncelikle dinleyici olun. Bu yöntem sizin ortamı tanımanızı, davranış ve söylemlerinizi buna göre revize etmenizi sağlayacaktır. Bu yöntemde mutlak işe yarayan bir yöntem olarak bilinmektedir.

Ne güzel demiş Can Yücel:

En uzak mesafe ne Afrika’dır

Ne Çin, ne Hindistan,

Ne seyyareler,

Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…

En uzak mesafe;

İki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan.

İşte bu yüzden kavramları ve özlü sözleri paylaşırken dikkatli olmakta fayda var her zaman.

İnsanları küçümsemek veya hor görmeyi değil, kendinizi onlara, onların anlayabileceği stilde anlatmayı deneyin!

Bunu iş yerinizde, sokakta veya farklı bir alanda yaşıyor olmanız kaçınılmazdır. Bu problemden kibir yoluyla kaçmak yerine, “İŞ DÜNYASININ POPÜLER KELİMESİ” herkesin ağzında ama kimsenin aksiyon konusunda bir şey bilmediği! “PROBLEM ÇÖZME ODAKLI” düşünerek, olaya yaklaşma en önemli girişim olacaktır.

Zaten mevcut duruma baktığınızda ülkemizin OECD Ülkeleri arasında Problem Çözmede sonuncu olduğuna da şaşırmamak gerekiyor.

Türklerin sahip olduğu doğuştan kibir ve kendini üstün görme huyu için “Can Çıkar Huy Çıkmaz” dan daha fazlası ile savunma argümanları edinmeniz lazım abiler, ablalar kardeşler.

Bugünde burada bitirelim ve daha güzel, umut dolu yarınlar dileyelim.

Saygılar.

Sevgiler.

Jeofiz(İK)çi yi takipte kalın.

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

HAYAL TABANLI EĞİTİM

Kendimizi tutamıyoruz. Yazmaya son sürat devam ediyoruz.

“Hayal Et!” dedik dedik, şimdi hayaller üzerinden yürümeye devam edelim.

Öncelikle başlığın nereden geldiğini açıklayayım kısaca, bildiğiniz üzere, iş dünyası artık çalışanlarına klasik eğitimlerin dışında farklı nitelikte eğitimler aldırıyor. Aslında olay, eğitim içeriğinin aynı olup, uygulanış şeklinin farklı olması. Kafanızı karıştırmadan hemen açıklayayım. Oyun Tabanlı Eğitim- İnteraktif Eğitim- Katılımcı Aktif Eğitim vb. eğitim türleri ile sıkıcılıktan uzak ve katılımcı odağının en üst seviyede olduğu eğitim türlerinden bahsediyoruz.

Gelelim işin özüne;

Eğitim sistemimizin insan katmadığı değeri, 1 2 günlük eğitimlerle çalışanlara katmaya çalışıyor ve onlardan bunları uygulamaya geçirmelerini bekliyoruz.

Oyun oynamayı bilmeyen çocukların, işe başladıklarında Oyun Tabanlı Eğitim Alması

Konuşmalarına ve Fikirlerini Açıkça belirtmelerine İzin verilmemiş çocukların, İnteraktif Eğitimlerle, iş dünyasına geldiklerinde konuşmalarını ve fikir üretmelerini istiyoruz. Bu tür eğitimlerde de karşılaşılan sıkıntı şu;

-Aman ne konuşacam, Bitse de Gitsek!

-Kaç Yaşında Adam Böyle Hareketler Yapar mı Allah aşkına?

-Aman konuşsam ne olacak sanki?

-Boş işler bunlar, İnteraktif de neymiş?

gibi tepkiler.

Burada bir yanlış anlaşılmaya mahal vermek istemem, tabii ki bu eğitimlerin çalışanlar veya kişiler üzerinde etkileri ve kişisel gelişimlerini sağlamaları adına faydaları var ama asıl bahsettiğim olay, temel çürük iken, üzerine kat çıkmanın çokta sağlıklı olmadığı.

Aklınıza şu soru gelebilir; Peki arkadaş! Ne yapalım? Nasıl bir eğitim verelim?

Öncelikle bu eğitim sistemi değişmedikçe çok fazla değiştirilebilecek bir durum yok.

Hemen karamsarlığa da kapılmamak lazım. Eğitim sisteminin ne kadar absürd olduğunu düşünün.

Şimdi de aklınıza “Çivi Çiviyi Söker” mantığını getirin.

Bahsettiğim şey tam anlamı ile şu; “Hayal Tabanlı Eğitimler”

Çalışanlarınıza hayal kuracakları eğitimler verin. Absürd hayaller kursunlar. Bunu periyodik hale de getirin ki, alışkanlık kazanmaya başlasınlar. Unutmamak lazım, Hayal etmek İnovasyonu ve Problem Çözmeyi beraberinde getirir.

Hayal Tabanlı Eğitim tamamen hayal kurmayı eğitimin temel odağına oturtur. Sınıf içerisinde yaştan bağımsız herkes çocuktur ve hayallerin doğal olarak sınırı yoktur. Bu sektörel anlamda da olabilir genel anlamda da.

Bakınız burada “Proje Tabanlı Eğitim” ile karıştırılmaması gereken nokta eğitimin odağında tamamen “Hayal Kurmak” vardır.

Kimsenin birbirini elştirmediği, ortak eleştirilerin havuzunda yer alan kişilerin çözüme ulaşmasını ve kendilerini tamamlamalarını sağlamaktır.

Hayal Atölyeleri ile bireysel hayal kurma çalışanların sektörlerine modifiye edilebilir.

Bu konuda daha fazla yazı yazacağım.,

Sevgiler

Saygılar

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

HAYAL ET!

Düşünde bile görmez işler!

Düşlerin gördüğü işleri…

Can Yücel çok güzel anlatmış aslında bazı şeyleri.

Sizlere bugün yine eğitim konusunda bazı düşüncelerimi aktaracağım ama merak etmeyin sizleri Türk Eğitim Sistemi denen kara deliğin sıkıntıları ile boğmayacağım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var, bahsedeceğim rakamlar sizin içinizi çok açmayacak biraz karamsarlık yaratacak türden olabilir. Fakat bunları konuşmak ve yazmak lazım ki, çözüm üretme konusunda problemimizi net tanımlamış olalım. Unutmamak lazım, bir problemin çözümü, problemin iyi tanımlanmasına bağlıdır.

Öncelikle gündemin popüler maddesi ile başlayalım;

Suriyelilerin Türk vatandaşlığına geçirilmesi süreci;

Türkiye yakın zamanda yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli çocuğa ev sahipliği yaptı. Doğurganlıklarının yüksek olması sebebiyle de her gün bu sayı artıyor (Her gün yaklaşık 1500 Suriyeli Bebek doğuyor.) Selçuk Şirin ve ekibi yaptığı çalışma ile bazı rakamları önümüze seriyor. Bu çocukların %74 ü ailelerinden bir kişiyi savaşta kaybetmiş,%3o u silahlı veya fiziki şiddete maruz kalmış, %35 inde ise Psikolojik tedaviye ihtiyaç duyulan Stres ve Baskı sonucu oluşan Travma mevcut. Bir diğer ilginç veri ise şu; çocukların içerisinde %45 lik bir kesim, Klinik Depresyon tedavisi alabilecek boyutta hasta. Bu rakam ölçekleme yapıldığında Vietnam da savaşan ve depresyon yaşayan Amerikalı askerlerin oranından fazla.

Gelelim diğer rakamlara, ülkemizde olup;

Lise çağındakilerin %90.2 si,

Ortaokul çağındakilerin %68.7 si,

İlkokul çağındakilerin %47.7 si,

Okul Öncesi çağdakilerin %93,4 ü,

okula gitmiyor. Yani eğitim almıyorlar.

BİR KAYIP KUŞAK YETİŞİYOR!!!

Bu kayıp kuşaklar;

Afganistan’ da Taliban’ ı,

Afrika’ da Boko Haram’ ı,

Ortadoğu’ da IŞİD’i PKK’ yı ve daha nicesini,

oluşturdu.

Artık Suriyelilerin buraya gelmelerini tartışmanın bir anlamı yok, bundan sonrasını konuşmak ve ileride düşülecek hayati hatanın farkına vararak, kısa sürede aksiyon almak gerekir.

Bakınız, bu coğrafya hiç bir zaman kolay bir coğrafya olmadı ve hiç bir zamanda olmayacak. Fakat bu topraklarda her zaman bir çözüm üretilmiş ve başarı sağlanmıştır. En zor koşullarda bile çözüm üretilmiştir. O yüzden eğitim odaklı olarak tekrar bir geri dönüş ve silkelenmeye ihtiyaç duymaktayız.

Peki, bu zorlukla karşı karşıya olan Türkiye Eğitim alanında ne alemde!

Hiç girme o konuya dediğinizi duyar gibiyim. Bu yaratıcılığı körelten, ezbere yönelten, fikirlerinize saygı duymayan ve sizi bir birey olarak değilde, o sıraları belli saat işgal etmek zorunda tutan bir nesne olarak eğitim sistemimizi biraz irdeleyelim ki, çözüm önerilerimizi sunarken, daha vurucu bir etki yaratabilelim.

Bu meşhur PISA sınavı var, onun sonuçları ile başlayalım;

G 20 ülkelerinden olan güzel ülkem maalesef hiçbir alanda 40. sırayı geçememiş durumda. %50 genç nüfusa sahip güzel ülkem ve çocukları maalesef ilk 40 arasında yoklar.

Kişi başı milli gelire gelelim; son 10 yıldır yerinde sayıyor. Küçük ve kayda değer olmayan değişmeler var. Buna ekonomi bilimciler “Orta Gelir Tuzağı” diyor. ama şöyle de bir terslik var; yine aynı ekonomi bilimcilerin hep dillendirdiği papyon teoremi vardır. Papyon bildiğiniz gibi iki üçgenin tepe noktalarından birleştirilmesiyle temsil edilebilecek bir nesnedir. Papyon teoremine göre oluşan grafik ne kadar çok papyona benzerse yani birleşen iki tepe nokta arasında boşluk ne kadar az olursa o ülkede orta gelir düzeyine sahip insan (Yani temsili Orta Direk) sayısı o kadar az demektir. Türkiye işte bu sınıfta ve ülkede orta sınıf diye bir şey kalmamış durumda. Ya fakirsiniz, ya zengin.

Kişi başı geliri 3.000 dolardan, 10.000 dolara rahatça, tarım ürünlerini ihraç ederek, inşaat sektörünü geliştirerek (Yollar, Köprüler vs.) vb. atılımlarla çıkartabilirsiniz. Fakat 10.000 dolardan 20.000 dolara çıkarmak için “Katma Değerli Üretim- İnovasyon- Üretim” atılımlarını gerçekleştirmeniz gerekir.

İşte olay tam burada şekillenmeye başlıyor.

Katma Değer Ekonomisi demek Üretmek demek, üretmek demek ise “İNOVASYON” demek. İnovasyon için ise “HAYAL KURMAK” gerekir.

Bu ülkede çocuklar hayal kurmuyor. Çocuklara hayal kurmak öğretilmiyor. Doğuştan sahip oldukları hayal kurma ve çocukça hayaller diye dalga geçtiğimiz çılgın fikirlerini törpülüyoruz. Sadece %14 hayal kuruyor. Onların hayalleri ise;

-Öğretmen Olmak, İnşaat Sektöründe Çalışmak, Polis veya Asker Olmak

HAYAL OLMADAN KALKINMA OLMAZ! OLAMAZ!

Cumhuriyet tarihinden bu yana kurulan ve Türkiye’ nin en büyük şirketlerine sahip grupların mali değerlerini alt alta koyduğunuzda bir Whatsapp etmiyor. Kamu Ar- Ge harcama rakamları yayınlandı geçen gün, biz 6- 6,5 Milyar Dolar Ar- Ge harcaması yaparken, sadece Samsung 20 Milyar Dolar Ar- Ge Harcaması yapıyor.

Hammaddeyi de kullanmayı beceremiyoruz; Daldan düşen 4 fındıktan 1 i İtalya’ ya gidiyor adamlar 25 Milyar Dolar ticaret hacmi yaratıyor bizim fındıkla.

Gelelim Çözüm Önerilerimize;

Selçuk Şirin’ in getirdiği önerileri aynı şekilde aktarıyor ve destekliyorum.

Yapısal Dönüşümler Sağlanmalı: Bilgiye Ulaşma Engellenmemeli. Bilgi ekonomisi Oluşturulmalı. MIT bütün ders notlarını açıkladı geçen gün. Adamlar bütün ders notlarını ücretsiz erişime açtı. Bizim üniversitelerimizde böyle derli toplu bir not toplama sistemi var mı? Sabancı Koç bile bu konuda yetersiz kalıyor maalesef. Bunlar lokomotif olma yoluna gitmek yerine, kendi şirketlerine adam toplama niyetinde, zaten öğrenci burada durmuyor ve Amerika’ya, Avrupa’ ya gidiyor.

NE KADAR BİLGİ O KADAR İNOVASYON!

ADALET SOFRADAKİ EKMEKTİR: Adalet sağlanmalı. Çünkü çalışan ve üreten kişi adaletli bir ortamda olduğunda, bunun karşılığını mutlaka alacağım diyor. Kişisel Başarı Hikayelerinin önemi artıyor. Şu an ülkemizde maalesef kişisel başarı hikayelerinin hiç bir önemi yok.

Sen Şu sun, Sen Bu sun diyerek, kadınları 2. sınıf vatandaş görerek zaten %5- 10 ile üretim yapmaya çalışıyoruz. Kalan ezici çoğunluk istem içerisinde pasifize edilmiş durumda.

Öğrenmeyi Öğrenin: Eğitim sisteminin size öğretmediği en önemli şey: Öğrenmeyi Öğrenmek…. Bolca okuyun, notlar alın, araştırın, ne olursa olsun, öğrenmeyi istemek, öğrenmeyi öğrenmektir…

ÇOCUKLARIN KRİTİK DÜŞÜNMESİ: Çocuklarımıza Problem Çözme ve Münazara becerisini mutlaka kazandırmak zorundayız. Bunların temeli ise çocukların sorgulamalarına, hayal etmelerine ve bunları açıkça ifade etmelerine bağlıdır. Çocuklarda Problem Çözme Becerisinde;

Türkiye’ de çocukların %2.2 si, G.Kore’ de %28 i OECD Ülkelerinde ise %11 i bu yeteneğe sahip. Yani ülkede %10 çocuk üstün zekalı doğuyorsa biz bunu müthiş eğitim sistemimizle %2 ye kadar çekiyoruz ve istikrarlı bir şekilde düşünmeyen, sorgulamayan, üretmeyen insanlar yetiştiriyoruz.

İşin kötü bir yanı da şu; Bu eğitim sistemini daha beter bir şekilde yaşamış bir geçmiş nesil ile uğraşmak zorunda kalıyoruz. İşte bu geçmiş nesil sizleri bu yüzden; Y Kuşağı, Z Kuşağı, Uzay Çağı Çocukları gibi tuhaf tuhaf kalıpların içine sokuyor.

Aslında yaptığımız şey ne biliyor musunuz?

“Okula başladığımızda kimimiz mükemmel bir kitaplık olabilecek meşe ağacı, kimimiz şık bir masa olabilecek kiraz ağacı, kimimiz dayanıklı bir mobilya olabilecek meşe veya cam ağacı idik, okuldan çıktığımızda bir de baktık ki hepimiz bir örnek İKEA sehpası olmuşuz.”

Bugün biraz uzattık, hatamız var ise affola ama özlemişiz yazmayı.

Bundan sonra bu kadar uzatmayacağım arayı merak etmeyin.

Yararlandığım kaynak olan Selçuk Şirin’ in yazılarını takip etmenizi öneririm. Ayrıca TEdx te yaptığı konuşmayı incelemenizi tavsiye ederim. Aynı şeyleri zaten kısaca orada da aktarıyor.

Sevgiler

Saygılar

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

Kaynak: Çoğunlukla Selçuk Şirin TEDx Konuşması