ÖMÜR BOYU ÖĞRENCİ OLMAK

Merhaba,

Haftanın ilk günü, güzel bir konu ve güzel olacağını umduğum bir yazı ile sizleri selamlıyorum.

Bilindiği üzere, insan sürekli deneyimleyen ve kendini geliştirmeye yatkın olan bir varlıktır fakat her insan maalesef bu mucize özellikten faydalanamaz ve hayatın belli noktalarını kaçırarak bu dünyadan göçer gider.

Ama bazı insanlar da vardır ki; bir mucize olarak bize bahşedilen bu özelliğin farkına varır ve kendini sürekli geliştirerek, katma değer ve farkındalık yaratır.

Hadi gelin biz önce ilk paragrafta bahsedilen düz adamların penceresinden hayata bakalım.

Eğitim sisteminin ezberci gidişatında kendilerini yetiştirmiş, öğrenmekten değilde ezberden ibaret bir profil çizmiş kişileriz. Yeteri kadarını biliriz ve fazlasına gerek duymayız Çünkü hayatımızı bu idare edecek kadar ezber bilgi ile idame ettirebilmekteyiz. Yeni bir şey öğrenmek başımıza bela açmak gibi bir şey, işin bir diğer tarafı da, neyi nasıl öğreneceğimizi de bilmiyoruz. Araştırmak, okumak bizim lügatımızda yok. Çünkü gerek yok. Her şeyi eleştiriyoruz ama çözüm önerisi sunmuyoruz. Biz de bu işin nasıl çözüleceğini bilmiyoruz ama eleştiri bizim işimiz. Her zaman biz haklıyız, iş hayatında düzenimizin bozulmaması için her türlü davranışı sergileriz (Yalakalık, Yalan vs.). Biz sadece anlamaya çalışıyoruz, merak hak getire.Anlamadığımız şeyleri de kabullenip süreç içerisine bırakıyoruz. Biz hiç bir şey okumayız, okuyan adama da tuhaf bakarız.

Şimdi diğer grubun gözünden bakalım.

Ezberci sistem içerisinde geliştik ama bu sistemin bizi hayata hazırlamadığını gördük. Belli bilgileri alamadığımızı, bunun için okumamız ve araştırmamız gerektiğini öğrendik. İşin en güzel tarafı, bu yolla kendi kendimize öğrenmeyi öğrendik. Belli iş süreçlerine olduğundan farklı bakmaktayız, farklı iyileştirme yöntemlerini düşünüp, uygun olanı uygulamaya geçirme niyetindeyiz. Bilginin bir derya olduğunu ve her zaman öğrenilecek bir şeylerin olduğunun farkındayız, bu yüzden “Ömür Boyu Öğrenci Kalmayı” tercih edenlerdeniz. Beynimiz sürekli aktif, sürekli söyleyecek bir sözümüz ve fikrimiz var. Boşa eleştiriyi değil, yapıcı eleştiriyi savunanlardanız. Haklı olmadığımız zamanları iyi biliyoruz “EGO” ile değil “Mantık ve Akıl” çerçevesinde ikili ilişkilerimizi yönetiyoruz. Bizler, anlamanın başka şey, meraklı olmak, açık olmanın farklı şey olduğunun bilincindeyiz ve merakımızı hiç bir zaman öldürmüyoruz. Sadece kendi alanımızda değil farklı ilgi alanlarında da kendimizi geliştirmek bizim için mutluluk verici bir şey.

Hangisi olmak isterdiniz?

Bu soruya cevap verip, gereklilikleri yerine getirdiğiniz zaman yazılacak çok bir şey kalmamış geriye demektir.

Herkese güzel günler.

Ömür boyu öğrenci kalabilmek dileğiyle.

Saygılar.

Sevgiler.

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

Reklamlar

200 Kelime- 2000 Kelime

Herkese Merhaba,

Hayat devam ediyor. Yani gelişim süreci son sürat sizi baskılıyor. Tabii ki bu iyi anlamda olan baskılama, bizler içinde Blog sayfalarının devamlılığı için en büyük sebep oluyor.

Gelelim bugün size anlatacağım konuya!

Başlığa baktınız ve ne düşündünüz?

-2 Sayı ve bunlar birbirinin 10 katı.

-“Kelime” kelimesi cümle içinde!

Sizi yormak değil niyetim pek tabi.

Haydi başlayalım o zaman!

Ne kadar gün geçtikçe Facebook, Instagram’ a dönüyor olsa da, bir umut içinde bulunduğumuz ve “PROFESYONEL” anlamda kullanmaya devam ettiğimiz “Linkedin” de bir bağlantımın paylaştığı söz üzerine bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Özlü sözler paylaşmayı milletçe çok seviyoruz ama bu lafın nereye gidebileceği konusunda maalesef pek düşünemiyoruz. Bunun en büyük sebebi de, doğuştan sahip olduğumuz EGO larımız ve maalesef bizi kemiren KİBİRİMİZ!

“200 kelime ile düşünen birisi, 2000 kelime ile düşünen birisini anlayamaz.” Anooshirvan Miyandji/ III. Zekâ ve Yetenek Kongresi

Aslında çok masum görünüyor ve tespit yapılmış gibi duruyor değil mi?

Hatta bu kısmı Türkiye Zeka Vakfı’ da resmi sosyal medya hesabından falan paylaşıyor.

İşte asıl olay burada başlıyor.

Bu sözü, bu bahsedilen abinin, o niyetle söylememiş olduğunu varsaysak bile, ülkemizde bu söz direk kutuplaştırma ve diğer insanları küçümseme amacı ile kullanılıyor.

Kimse de çıkıp şunu demiyor. 200 Kelime kullanan adam yani senin hor gördüğün, dışladığın adam senin kadar anlama kapasitesine sahip değil ise, 2000 kelime kullanan sen, müthiş dahi, ülkeyi kurtaran adam, neden bu 2000 kelime içerisinde o  hor gördüğün 200 kelime bilen adamın anlayacağı kelimeleri seçerek meramını anlatamıyorsun?

İletişimin en önemli kurallarından birkaçı şudur:

KARŞINIZDAKİNİN ALGILAMA SÜRECİNİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURUN: Bir şeyler anlatırken veya anlatıp bitirdikten sonra, küçük bir algı testi faydalı olacaktır. Çünkü her bireyin veya topluluğun algılama süresi farklıdır. Bazı kimseler tabiri caiz ise “Leb demeden Leblebi” kıvamında olabilir fakat bazı kimseler bu kıvamda olmayabilir. Bunu zaten kişinin konuşmalarından tavırlarından ve en iyi anlayabileceğiniz yol olan “SORU SORMA STİLİ VE SORDUĞU SORULARDAN” anlayabilirsiniz.  Soru sorma stili karşınızda ki hakkında size çok önemli fikirler verir. Soru sormak için soru soruluyor ise konu hiç anlaşılmamış veya ortamda ki kişiler tarafından çok sıkıcı bulunmuştur. Söylediklerinizin içinden ayrıntılar soruluyor ise, dikkat edin, çok dikkatli bir dinleyici grup karşısındasınız demektir. Söylemlerinizi açık verdirmeyecek şekilde seçmeniz gerekir. Konuyu daha ayrıntılı anlatmanız ve en ince detayı bile karşı tarafa aktarmanız gerekir. Siz aktarmazsanız zaten karşı taraf size bunu soracaktır. Eğer, tamamlayıcı sorular denen, anlattıklarınızın tekrarını ve başka türlü bir anlatımının talep edildiği sorular gelir ise, karşı tarafın sizi iyi dinlediği fakat bazı noktaların kafalarında soru işareti kaldığı anlaşılır. Burada tek dikkat etmeniz gereken bu noktaları, karşınızdakinin anlayabileceği bir formata indirgeyip öyle anlatmaktır. Algı süresi testine gelirsek, öyle bilimsel ve deneysel bir şeyden bahsetmeyeceğim hepinizin bildiği “Sizin bana sorularınız var mı- Kafanıza takılan veya eksik kalan bir nokta kaldı mı” benzeri yaklaşımlar size bir fikir verecektir. Burada sizlere yardımcı olacak en önemli konu kişinin surat ifadesi ve konuşmalarıdır. Bu size bir fikir verecektir. Anlayamam diye korkanlar varsa korkmasınlar, bu evrenseldir ve çok kolay anlaşılır.

KELİMELERİ İYİ SEÇMEK: Kelimeleriniz karşınızdakiler tarafından anlaşılmıyorsa veya onlara hitap etmiyorsa saatlerce duvara konuşursunuz, karşı tarafta sizi dinlemediğini beden dili ile ifade eder( Örneğin; İçlerinden küfür ederler, buda surat ifadelerine yansır :)). Karşınızdaki insanın eğitim seviyesi sizden daha düşük olabilir, bu o insanın suçu değildir. Siz o kişiye de hitap etmek zorundasınız. Hiçbir şekilde “Ben bunu size nasıl anlatabilirim, anlatsam da anlamazsınız” gibi tavırlara girmemek lazım, her insan dinlenmeyi ve kendisine bir şeyler anlatılmasını hak eder. Her zaman aklınızda bu bulunsun ve ikili ilişkilerinizi bu temele dayandırın.

Kelimeleri nasıl seçeceğinizi bilmediğiniz ortamlarda öncelikle dinleyici olun. Bu yöntem sizin ortamı tanımanızı, davranış ve söylemlerinizi buna göre revize etmenizi sağlayacaktır. Bu yöntemde mutlak işe yarayan bir yöntem olarak bilinmektedir.

Ne güzel demiş Can Yücel:

En uzak mesafe ne Afrika’dır

Ne Çin, ne Hindistan,

Ne seyyareler,

Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…

En uzak mesafe;

İki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan.

İşte bu yüzden kavramları ve özlü sözleri paylaşırken dikkatli olmakta fayda var her zaman.

İnsanları küçümsemek veya hor görmeyi değil, kendinizi onlara, onların anlayabileceği stilde anlatmayı deneyin!

Bunu iş yerinizde, sokakta veya farklı bir alanda yaşıyor olmanız kaçınılmazdır. Bu problemden kibir yoluyla kaçmak yerine, “İŞ DÜNYASININ POPÜLER KELİMESİ” herkesin ağzında ama kimsenin aksiyon konusunda bir şey bilmediği! “PROBLEM ÇÖZME ODAKLI” düşünerek, olaya yaklaşma en önemli girişim olacaktır.

Zaten mevcut duruma baktığınızda ülkemizin OECD Ülkeleri arasında Problem Çözmede sonuncu olduğuna da şaşırmamak gerekiyor.

Türklerin sahip olduğu doğuştan kibir ve kendini üstün görme huyu için “Can Çıkar Huy Çıkmaz” dan daha fazlası ile savunma argümanları edinmeniz lazım abiler, ablalar kardeşler.

Bugünde burada bitirelim ve daha güzel, umut dolu yarınlar dileyelim.

Saygılar.

Sevgiler.

Jeofiz(İK)çi yi takipte kalın.

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

HAYAL ET!

Düşünde bile görmez işler!

Düşlerin gördüğü işleri…

Can Yücel çok güzel anlatmış aslında bazı şeyleri.

Sizlere bugün yine eğitim konusunda bazı düşüncelerimi aktaracağım ama merak etmeyin sizleri Türk Eğitim Sistemi denen kara deliğin sıkıntıları ile boğmayacağım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var, bahsedeceğim rakamlar sizin içinizi çok açmayacak biraz karamsarlık yaratacak türden olabilir. Fakat bunları konuşmak ve yazmak lazım ki, çözüm üretme konusunda problemimizi net tanımlamış olalım. Unutmamak lazım, bir problemin çözümü, problemin iyi tanımlanmasına bağlıdır.

Öncelikle gündemin popüler maddesi ile başlayalım;

Suriyelilerin Türk vatandaşlığına geçirilmesi süreci;

Türkiye yakın zamanda yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli çocuğa ev sahipliği yaptı. Doğurganlıklarının yüksek olması sebebiyle de her gün bu sayı artıyor (Her gün yaklaşık 1500 Suriyeli Bebek doğuyor.) Selçuk Şirin ve ekibi yaptığı çalışma ile bazı rakamları önümüze seriyor. Bu çocukların %74 ü ailelerinden bir kişiyi savaşta kaybetmiş,%3o u silahlı veya fiziki şiddete maruz kalmış, %35 inde ise Psikolojik tedaviye ihtiyaç duyulan Stres ve Baskı sonucu oluşan Travma mevcut. Bir diğer ilginç veri ise şu; çocukların içerisinde %45 lik bir kesim, Klinik Depresyon tedavisi alabilecek boyutta hasta. Bu rakam ölçekleme yapıldığında Vietnam da savaşan ve depresyon yaşayan Amerikalı askerlerin oranından fazla.

Gelelim diğer rakamlara, ülkemizde olup;

Lise çağındakilerin %90.2 si,

Ortaokul çağındakilerin %68.7 si,

İlkokul çağındakilerin %47.7 si,

Okul Öncesi çağdakilerin %93,4 ü,

okula gitmiyor. Yani eğitim almıyorlar.

BİR KAYIP KUŞAK YETİŞİYOR!!!

Bu kayıp kuşaklar;

Afganistan’ da Taliban’ ı,

Afrika’ da Boko Haram’ ı,

Ortadoğu’ da IŞİD’i PKK’ yı ve daha nicesini,

oluşturdu.

Artık Suriyelilerin buraya gelmelerini tartışmanın bir anlamı yok, bundan sonrasını konuşmak ve ileride düşülecek hayati hatanın farkına vararak, kısa sürede aksiyon almak gerekir.

Bakınız, bu coğrafya hiç bir zaman kolay bir coğrafya olmadı ve hiç bir zamanda olmayacak. Fakat bu topraklarda her zaman bir çözüm üretilmiş ve başarı sağlanmıştır. En zor koşullarda bile çözüm üretilmiştir. O yüzden eğitim odaklı olarak tekrar bir geri dönüş ve silkelenmeye ihtiyaç duymaktayız.

Peki, bu zorlukla karşı karşıya olan Türkiye Eğitim alanında ne alemde!

Hiç girme o konuya dediğinizi duyar gibiyim. Bu yaratıcılığı körelten, ezbere yönelten, fikirlerinize saygı duymayan ve sizi bir birey olarak değilde, o sıraları belli saat işgal etmek zorunda tutan bir nesne olarak eğitim sistemimizi biraz irdeleyelim ki, çözüm önerilerimizi sunarken, daha vurucu bir etki yaratabilelim.

Bu meşhur PISA sınavı var, onun sonuçları ile başlayalım;

G 20 ülkelerinden olan güzel ülkem maalesef hiçbir alanda 40. sırayı geçememiş durumda. %50 genç nüfusa sahip güzel ülkem ve çocukları maalesef ilk 40 arasında yoklar.

Kişi başı milli gelire gelelim; son 10 yıldır yerinde sayıyor. Küçük ve kayda değer olmayan değişmeler var. Buna ekonomi bilimciler “Orta Gelir Tuzağı” diyor. ama şöyle de bir terslik var; yine aynı ekonomi bilimcilerin hep dillendirdiği papyon teoremi vardır. Papyon bildiğiniz gibi iki üçgenin tepe noktalarından birleştirilmesiyle temsil edilebilecek bir nesnedir. Papyon teoremine göre oluşan grafik ne kadar çok papyona benzerse yani birleşen iki tepe nokta arasında boşluk ne kadar az olursa o ülkede orta gelir düzeyine sahip insan (Yani temsili Orta Direk) sayısı o kadar az demektir. Türkiye işte bu sınıfta ve ülkede orta sınıf diye bir şey kalmamış durumda. Ya fakirsiniz, ya zengin.

Kişi başı geliri 3.000 dolardan, 10.000 dolara rahatça, tarım ürünlerini ihraç ederek, inşaat sektörünü geliştirerek (Yollar, Köprüler vs.) vb. atılımlarla çıkartabilirsiniz. Fakat 10.000 dolardan 20.000 dolara çıkarmak için “Katma Değerli Üretim- İnovasyon- Üretim” atılımlarını gerçekleştirmeniz gerekir.

İşte olay tam burada şekillenmeye başlıyor.

Katma Değer Ekonomisi demek Üretmek demek, üretmek demek ise “İNOVASYON” demek. İnovasyon için ise “HAYAL KURMAK” gerekir.

Bu ülkede çocuklar hayal kurmuyor. Çocuklara hayal kurmak öğretilmiyor. Doğuştan sahip oldukları hayal kurma ve çocukça hayaller diye dalga geçtiğimiz çılgın fikirlerini törpülüyoruz. Sadece %14 hayal kuruyor. Onların hayalleri ise;

-Öğretmen Olmak, İnşaat Sektöründe Çalışmak, Polis veya Asker Olmak

HAYAL OLMADAN KALKINMA OLMAZ! OLAMAZ!

Cumhuriyet tarihinden bu yana kurulan ve Türkiye’ nin en büyük şirketlerine sahip grupların mali değerlerini alt alta koyduğunuzda bir Whatsapp etmiyor. Kamu Ar- Ge harcama rakamları yayınlandı geçen gün, biz 6- 6,5 Milyar Dolar Ar- Ge harcaması yaparken, sadece Samsung 20 Milyar Dolar Ar- Ge Harcaması yapıyor.

Hammaddeyi de kullanmayı beceremiyoruz; Daldan düşen 4 fındıktan 1 i İtalya’ ya gidiyor adamlar 25 Milyar Dolar ticaret hacmi yaratıyor bizim fındıkla.

Gelelim Çözüm Önerilerimize;

Selçuk Şirin’ in getirdiği önerileri aynı şekilde aktarıyor ve destekliyorum.

Yapısal Dönüşümler Sağlanmalı: Bilgiye Ulaşma Engellenmemeli. Bilgi ekonomisi Oluşturulmalı. MIT bütün ders notlarını açıkladı geçen gün. Adamlar bütün ders notlarını ücretsiz erişime açtı. Bizim üniversitelerimizde böyle derli toplu bir not toplama sistemi var mı? Sabancı Koç bile bu konuda yetersiz kalıyor maalesef. Bunlar lokomotif olma yoluna gitmek yerine, kendi şirketlerine adam toplama niyetinde, zaten öğrenci burada durmuyor ve Amerika’ya, Avrupa’ ya gidiyor.

NE KADAR BİLGİ O KADAR İNOVASYON!

ADALET SOFRADAKİ EKMEKTİR: Adalet sağlanmalı. Çünkü çalışan ve üreten kişi adaletli bir ortamda olduğunda, bunun karşılığını mutlaka alacağım diyor. Kişisel Başarı Hikayelerinin önemi artıyor. Şu an ülkemizde maalesef kişisel başarı hikayelerinin hiç bir önemi yok.

Sen Şu sun, Sen Bu sun diyerek, kadınları 2. sınıf vatandaş görerek zaten %5- 10 ile üretim yapmaya çalışıyoruz. Kalan ezici çoğunluk istem içerisinde pasifize edilmiş durumda.

Öğrenmeyi Öğrenin: Eğitim sisteminin size öğretmediği en önemli şey: Öğrenmeyi Öğrenmek…. Bolca okuyun, notlar alın, araştırın, ne olursa olsun, öğrenmeyi istemek, öğrenmeyi öğrenmektir…

ÇOCUKLARIN KRİTİK DÜŞÜNMESİ: Çocuklarımıza Problem Çözme ve Münazara becerisini mutlaka kazandırmak zorundayız. Bunların temeli ise çocukların sorgulamalarına, hayal etmelerine ve bunları açıkça ifade etmelerine bağlıdır. Çocuklarda Problem Çözme Becerisinde;

Türkiye’ de çocukların %2.2 si, G.Kore’ de %28 i OECD Ülkelerinde ise %11 i bu yeteneğe sahip. Yani ülkede %10 çocuk üstün zekalı doğuyorsa biz bunu müthiş eğitim sistemimizle %2 ye kadar çekiyoruz ve istikrarlı bir şekilde düşünmeyen, sorgulamayan, üretmeyen insanlar yetiştiriyoruz.

İşin kötü bir yanı da şu; Bu eğitim sistemini daha beter bir şekilde yaşamış bir geçmiş nesil ile uğraşmak zorunda kalıyoruz. İşte bu geçmiş nesil sizleri bu yüzden; Y Kuşağı, Z Kuşağı, Uzay Çağı Çocukları gibi tuhaf tuhaf kalıpların içine sokuyor.

Aslında yaptığımız şey ne biliyor musunuz?

“Okula başladığımızda kimimiz mükemmel bir kitaplık olabilecek meşe ağacı, kimimiz şık bir masa olabilecek kiraz ağacı, kimimiz dayanıklı bir mobilya olabilecek meşe veya cam ağacı idik, okuldan çıktığımızda bir de baktık ki hepimiz bir örnek İKEA sehpası olmuşuz.”

Bugün biraz uzattık, hatamız var ise affola ama özlemişiz yazmayı.

Bundan sonra bu kadar uzatmayacağım arayı merak etmeyin.

Yararlandığım kaynak olan Selçuk Şirin’ in yazılarını takip etmenizi öneririm. Ayrıca TEdx te yaptığı konuşmayı incelemenizi tavsiye ederim. Aynı şeyleri zaten kısaca orada da aktarıyor.

Sevgiler

Saygılar

Orkun TEKE

Jeofiz(İK)çi

Kaynak: Çoğunlukla Selçuk Şirin TEDx Konuşması

Köy Enstitüleri

Merhaba,

Bugün sizlere bahsetmek istediğim konu başlıktan da anlayabileceğiniz gibi “Köy Enstitüleri”.  Kaynağınız insan ise, en önemli hedef, eğitimli, donanımlı İNSAN ı bulmak olmalıdır. Bu türden adayların ise gelişim süreçleri iyi bir sistem gerektirir. Sizi biraz eskiye götürerek, ülkemizin kalkınması için atılmış en önemli eğitim atılımından bahsedeceğim.

Bildiğiniz üzere, ilköğretim seviyesinde ki okullara öğretmen yetiştirilmesi amacıyla kurulan bu enstitüler, bence Türk Milleti’ nin başına gelmiş en iyi eğitim atılımıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ ün öngörüsüyle, İsmail Hakkı Tonguç, enstitülülerin tabiri ile ” Tonguç Baba”  ve Hasan Ali Yücel’ in yoğun emekleri sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu enstitüler içerdikleri atölyeler ve eğitim sistemi ile insanların eğitilmesinin yanı sıra köylerin tarımsal olarak kalkınmasını hedeflemiştir. Köylerde ki zeki çocukların bu enstitülerde eğitilerek tekrar köylere öğretmen olarak gitmesi ve öğrendiklerini oradakilerle paylaşması asıl amaçtır.

1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı. Türkiye’ de seçilen şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atelyeleri vardı. Derslerin %50’lik bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.

Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı döneminde dünya klasiklerini Türkçeye tercüme ettirmişti. Köy enstitüleri öğrencileri her sene 25 tane klasik romanı okumakla yükümlüydü. Bu sayede zeki köy çocuklarından engin entellektüel birikimleri olan aydınlar oluşuyordu. Bu aydın köy öğretmenleri en az bir tane müzik aletini çalmasını da öğreniyordu. Aşık Veysel  köy enstitülerinde müzik derslerinde öğrencilere bağlama çalmasını gösteriyordu.

Köy enstitüleri eğitim ve öğretim içeriğiyle dünyada benzeri görülmemiş bir sitem olmuş ve birçok akademik çalışmaya, makalelere konu olmuştur.
Gelin gelelim, ülkemizin esiri olduğu bilgisizlik ve cahillik o zamanlarda da insanlarımızı pençesine almış ve  enstitülerin Sovyet rejimin bir ürünü olduğuna inandıracak kadar büyük bir cahilliğin içine düşürmüştür.

Enstitülerde okutulan kitapların “Komünistlik” kavramını yaydığı ve bu kurumlarda anarşistlerin yetiştirildiğini iddia ederek saldırılar için uygun zemin hazırlanmıştır. Bir meclis oturumunda bir milletvekilinin ” Burada okuyanlar kendilerini Atatürk zannediyorlar” demesine karşın, Hasan Ali Yücel         ” Bu çocukların her birinin Atatürk olması temenni edilir” diyerek cevaplamış ve kişiyi susturmuştur.

Ayrıca köy ağalarının seçtirdiği milletvekilleri meclise ve Ankara’ ya baskı uygulamakta ve kapatılma yönünde dayatma yapıyorlardı.

Halk arasında yayılan bir kısmı kasıtlı söylentiler de etkili olmuştu. İvriz Köy Enstitüsü’nden M. Ali Eren (1911-2001) “Düşünceler ve Anılar ” adlı eserinde şunları aktarmaktadır :

« ..bir gün sabaha doğru tan yeri ağarırken, okul bekçisinin “Mehmet Ali Bey, Mehmet Ali Bey” diye bağırdığını duydum. “Kalk, hemşerilerin geldi.” dedi. O sırada okulda daimi elektrik yoktu. Bir motordan sağlanan elektrik gece yarısı kesiliyordu. Kapıyı açtım: Önde aksakallı bir erkek ve arkasında 7 kadın vardı. Hepsi birden ağlıyorlardı. “Hoş geldiniz hemşeriler” dedim. Onlar sızlanmalarını daha da hızlandırıp, hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Neden sonra sakinleşen hemşeriler, dün akşam bir haber aldıklarını, enstitüde okuyan 20 Beyağıl’lı kızın okuldan kaçtıklarını, onunun İvriz Çayı’nda boğulduğu, onunun da kaybolduğu haberini aldıklarını söylediler. Onlara, “Çocuklarınız yatakhanelerinde mışıl mışıl uyuyorlar, hiçbir şeyleri yok.” dediysem de, benim sözüme inanmadılar. Mecburen giyindim. Kurallara göre kız yatakhanelerine erkek öğretmenler giremez, yalnızca bayan öğretmenler girerdi. Bu nedenle onları yanıma alarak, bayan kimya öğretmeninin yanına gittim. Öğretmeni uyandırdım. Bu velileri kız yatakhanesinin önüne kadar götürmesini ve çocuklarını uyandırarak, bu velilere gösterdikten sonra, tekrar yatırmasını istedim.

Söylediklerim yapıldı. Veliler rahat bir nefes aldılar. Ama zamanla veliler, çocuklarını birer ikişer okuldan kaçırdılar… »

Köy enstitüleri saldırılara uğramış ve bu saldırılardan bazıları kanlı olarak sonuçlanmasına rağmen köy enstitüleri eğitime devam etmiştir. Enstitülerin kurulduğu dönemde başbakan olan İsmet İnönü, olayların geliştiği dönemde ülkenin tek lideri konumundaydı. CHP’ nin seçimleri kaybetme korkusu ve Amerika’ nın yardımlarından pay alamama telaşı Sözde Sovyet rejimini değiştirme ve kökten yok etme politikasını doğurmuştur.
Çok net ve sert bir şekilde şunu belirtmek isterim ki bu enstitülerin kaldırılmasında payı olan herkes bu vatana yapabilecekleri en büyük ihaneti gerçekleştirmişlerdir.
Bu konuyu unutmayalım, unutturmayalım.

Bu linkten Can Dündar’ ın Köy Enstitüleri belgeselini izleyebilirsiniz.


Herkese saygılar.
Orkun TEKE

GÜN KÖMÜR KARASI!!!

Manisa Soma’ da meydana gelen İş Kazası diyemeyeceğim “İŞ KATLİAMI” olarak gördüğüm olay nedeniyle bu yazıyı hazırlıyorum.

Öncelikle acılı ailelerin hepsine sabır dilerken, ölen işçilerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

İş güvenliği yalanıyla uyutulan güzel ülkeme herşey için bir musibet gerekiyor. Bu musibetlerde de olan hep garibana oluyor. Siz (Yani yönetici ve uzman olarak geçinenler) ders alacaksınız diye ( alırsanız tabi) insanlar çocuklar ölmek zorunda mi?  İş güvenliği yalanının arkasına saklananların en büyük günahları bu oldu.

O televizyonlara çıkıp “CO Zehirlenmesi ile ölmek çok tatlıdır” diyen zihniyeti de tanımadığımı ve saygı duymamamnın aksine insan yerine koymadığımı da belirtmek isterim.

Ülkemiz de bazı kişiler en yakını 50 sene önceye dayanan bazı maden kazaları ile bugünü kıyaslıyor. Bu demek ki, siz geçmişten ders almıyorsunuz, ve ülkemizde ki teknolojiler bu senelerin devamı!

Bana “Bir Temiz Enerji Türküsü Tutturmuşsun” diyen arkadaşlarıma cevabım sadece şu olacak; “Neden bu türküyü tutturduğumu böyle mi öğrenmemiz gerekiyordu?”

Ülkede devlet kurumları kar amacı güderken siz özel sektöre “İş Güvenliği, İnsan Odaklılık vs” nasıl anlatacaksınız?

Madencilikte eski teknoloji kullanıyoruz diyenlerin aymazlığını ve utanmazlığını buraya da eklemek isterim. Uzmansanız veya bu işlerle ilgiliyseniz neden hiç bu konuları dillendirmediniz de şimdi boy boy televizyonlara çıkıp ahkam kesiyorsunuz?

Müslümanlıkta”Tevekkül”inancı vardır.Sen tedbiri alırsın gerisini Allah’a Emanet edersin, duanı edersin.Burada tedbir göremiyorum. İşte bu yüzden bu durum Takdir ilahi ile geçiştirilemez, anca sosyal medyada denildiği gibi “TAKDİR-İ TİCARİ” olur. 

Enerji politikalarının düzgün ve planlı olmaması,denetim mekanizmasının yerinde yeller esmesinin bedelini insanımız canıyla ödüyor.

Mayıs ki Bahar’ın en güzel ayı, Yaz’ ın müjdecisidir. Bizim için karanlığın ve kederin ayı oldu.

Allah, bundan sonra önlemlerin alınmasını, daha başka çocukların babasız kalmamasını, anne babaların evlatsız kalmamasını nasip etsin.

Saygılar,

Sevgiler

Orkun TEKE- Mühendis

indir (2)   13-mayis-2014-soma-maden-ocagi-kazasi_629466

İK UYGULAMA PROJELERİ VE KAMPÜSLER

Merhaba,

Bugün bahsetmek istediğim konu, üzerine de çalışmalar yürüttüğüm, öğrenci iken şirketlerle iç içe olduğumuz ve uygulamaya geçirdiğimiz ve inşallah bu alanda iş bulabilirsem aktif olmak istediğim bir alan olan, şirketlerin kampüslerde potansiyel çalışanlarını aradığı öğrenci gelişim programları ve bazı iyi örnekleri aktarabilmek.

Öncelikli olarak burada “İK Uygulama” alanında projelendirilme aşaması çok önemli. Çünkü bu projelendirme, sizin seçim sürecinizden tutun, programın ilerleyişi içerisinde ki değerlendirmelerinizi etkileyecektir. Projelendirme hususunda dikkat edilmesi gerekenler neler?

  • Maliyet en önemli kalem, şirketin bütçesi, projelendirme sonucu çıkan maliyetten az olmaması gerekir. Ekstra bütçe almak sıkıntılı bir süreç olarak her zaman karşımıza çıkmaktadır.
  • Seçim süreci- Program içeriği ve potansiyel çalışan adaylarınıza verilecek eğitimlerin ve eğitmenlerin çok ince eleyip sık dokunarak belirlenmesi. Hani tabiri caiz ise “Bir işi yapıyorsanız tam yapınız” misali.
  • Şirketin ilgili departmanlarının yöneticileri veya departmanlarda gönüllü olmak isteyenlerin belirlenip planlama ve projelendirme sürecine dahil edilmesi (Bu süreç benim çok önemsediğim ve farklı bakış açılarını ortaya çıkaran, projeyi zenginleştiren bir süreçtir.)
  • Seçeceğiniz kişi kriteri ve sayısı çok iyi irdelenmeli. Unutmamak lazım, bu kişiler ilerisi için sizin potansiyel çalışma arkadaşlarınız. İyi planlanmayan süreçler, öğrencilerin beklentilerini karşılamamakta olup, firmanızı dışarıda kötü bir havada anmalarını sağlayacaktır. Bu konuda da bazı örnekleri aktaracağım.
  • Çıkış sloganınız, programınızın farklılığı ve süreç sonu vaatleri çok çok önemli. Bu sizin alacağınız başvuru sayısı, başvuran kişi kalitesi vs. gibi kavramları önemli bir seviyede etkileyecektir.

Kampüs çalışmalarına geldiğimizde ise, farklı kariyer fuarı, kariyer günleri, öğrenci kulüpleri organizasyonlarına giden şirketler için  bu konuda aslında çok yapılması gereken çok bir şey olmadığını söyleyebiliriz.Zaten öğrenci kulüpleri ile iç içe olunduğundan tanıtım kendiliğinden gerçekleşmekte.  Gitmeyen şirketler için ise ekstra uğraş demek. Üniversitelerle iç içe olmak firma İK’ ları için çok önemli olmalı. Böylece firma tanınırlığı, şirket politikalarınız öğrencilere çok daha detaylı aktarılacaktır.

Projelerin yürütülmesi, öğrenci odaklı olması ve çıkış vaatlerinin yerine getirilmesi çok önemli. Hem katılımcı motivasyonu, hem çalışanlarınızın projeye olan inancını etkileyen bu saydıklarım, projenizin ilerleyen yıllarda ki devamlılığı veya gelişerek büyümesini yakından ilgilendirecektir.

Gördüğünüz ve bildiğiniz gibi aslında şirketlerin Yetenek Keşfi, Kafa Avcılığı için çok önemli bir yöntem olan bu programlar sizi üniversiteler ile iç içe yaparken, vaatlerinizi yerine getirmediğinizde veya beklentileri karşılaymadığınızda öğrenciler için ipinizi çeken süreçlerde olabilmektedir.  Özellikle bazı şirketlerin bunu yaşaması (Şimdi isim vermek çok doğru ve etik olmaz) ve bundan ders çıkarması, firmanın kampüslerde ki tanınırlığını çok önemli derecede etkilemiş ve diğer açtıkları program başvurularını neredeyse “%60” seviyelerinde aşağıya çekmiştir.

Bazı şirketler ise bu programları çok iyi planlayarak, sistematik bir şekilde çalışanlarını da dahil ederek, öğrenciler için çok istenen şirketler arasına kendilerini sokmuşlardır. Başvuru oranları neredeyse % 50- 60 bandında artış göstermiştir.

Şimdi şunu söyleyebilirsiniz haklı olarak  “Sen bunları nereden biliyorsun?” Benim üniversitede okurken maalesef hiç boş zamanım olmadı. Böyle gelişim programlarına gire çıka, orada ki yetkililerle görüşerek, birlikte çalışarak bu deneyimleri edindim. Üniversite yaşamım sonrasında da bu konularla ilgilenmeye devam ettim. Başıma kötü deneyimlerde geldiği için kampüs ortamında şirketlerin düştüğü durumları da görme fırsatım olmadı. Bazı firmaların 100 başvuru aldığı üniversitelerde diğer sene 5 başvuru aldığı dönemleri gözlemleme fırsatım oldu.

Bugünlük bu kadar benden.

Diğer yazımda buluşmak dileğiyle!

Saygılar, Sevgiler!

Orkun TEKE

Mühendis- Araştırmacı